soytarının laneti
Aralık 28th, 2006 Günlük Yorum kısmına uçPerde açılır…
(dalkavuk söze girer)
“el ele tutuşmuş, zincirin çelik halkaları gibi güneşte parlıyor yüzleri, dinleyin her biri kendi yöresinin ağzıyla söylüyor şarkısını ve sonsuz mutluluk içinde,”
(soytarı küçümseyerek ve sessizce)
“dudaklarında üflüyor İsrafil fildişi sûrunu”
(koro)
Tapınağımız çok büyük,
bulutlara değiyor bir ucu
Kanamasın yeryüzünün karnı
örelim inciden yapımızı
(kadınlar)
hayal ediyoruz, sen ben o
biz hayal ediyoruz
(erkekler)
sıcak yuvamıza dönerken
tapınakta çalışmanın erdemini
(büyük koro)
hiçbirimiz yorgun değiliz
nasır tutsa bile ellerimiz
bulutlara değiyor bir ucu
(çocuklar)
tapınağımız çok büyük
(koro)
tapınağımız çok büyük”
(dalkavuk)
kim ki düşer gözleri yere bir kuytu arar gölgeliklerde,
(o sırada zincirdekilerden biri yere düşer, sahnenin bir köşesine kıvrılır, dalkavuk o yokmuş gibi davranır sözlerini devam eder)
sevgiyle yönelir örgünün sesi hep birlikte, küçük düşene. Ne kadar gizlenmek istese de, büyük insanlık seslenir örs üzengi ve çekice;
(göğüs hizalarına asılı üzerinde “büyük insanlık” yazan bir grup)
“Haydi küçük adam,
haydi ne duruyorsun
Lider seni aramızda bekler,
Neden uyuyorsun?
Gel çalış emek bilgi ver
Hepimiz için mutluluk için
Ellerimiz kenetleniyor
Hepimiz için halkımız için
Ellerimiz kenetleniyor
Toprak susuz kalmasın
Bozkırlar bereketle dolsun
Tohum çatlasın hayata gelsin
Sesleniyor dağ ova arkadaş
Gel çalış emek bilgi ver
Hepimiz için mutluluk için
Ellerimiz kenetleniyor
Hepimiz için halkımız için
Ellerimiz kenetleniyor
(genç bir kadın büyük insanlığa bakarak hemşireler gibi ellerini dudakları götürür sonra ere düşen adama döner ama ona bakmaz birkaç metre uzağına bakar sevecen bir hali vardır)
Haydi küçük adam,
haydi ne duruyorsun
Lider seni aramızda bekler,
Neden uyuyorsun?”
(Dalkavuk)
Gözlerini açar ve kalkar yerinden küçük adam, üretmek için saf tutar çelikten miğferini takar gözleri güneşe bakar ve parçası olur bütünün şimdi farklı görünmez büyük adamlardan.
(adam saf tutmak için yerini alırken Soytarı onu izleyerek ve üstünü başını çekiştirerek sözü dalkavuktan devralır)
Kalkmaz ise yerinden küçük adam bir testiye can, liderin şarabına bir sunak oluverir, kanayan toprağın hakkı için.
(sahneye iki asilzade girer, biri diğerine anlatmaktadır)
Kurallar, kaideler, üstün mimari ürünü bahçeler, bir düzlem değil, bir norm değil bunlar, her biri binlerce muntazam, dağılmış parçacıklar. herkes için tüm insanlık için burası için orası için aden bahçeleri. Sahra çölünde, Londra’da saat kulesinin kenarında, Bolivya’da, Etiyopya’da. Antakya’da, Irak’ta Hepsi siz ortaklarımız için. Kaybetme korkunuz olmaz, çalınır diye de, biliyorsunuz koruyucu kerublar artık her yerde, emin olunuz pençesiyle mühürlenmiştir tüm kapılar, pencereler ve hapishaneler.
(iki asilzade sahneyi yürüyerek aştıktan sonra, zincirin arka taraflarından bir izci bağırır)
“ben cennete gideceğim !”
(ortalardan yaşlı bir kadın)
“beniii de götür, beniii de götür”
(sonra asgari aylıklı kadınlar korosu cevap verir)
“hep birlikte”
(perde kapanır.. herkes dağılır.)
kostümler bir köşeye, kalem açacakları her zamanki gibi masa lambasının altına. Ceketin cebindekiler ise komedinin üstüne serpilir, kıyafetler çıkarılır muntazam veya dağınık, çıplaklık utandırmaz ama tedirgin eder, pijamalar giyilir, sifon sesinden sonra koridorun ışığı açık bırakılır, Aura bir sis gibi kaplar şehri. Bu memlekette rüzgarsız kokusuyla sonbahardan yeni çıkmış balkonlar, uyku öncesi çöküntüyü seyretmek için ideal yerlerden biridir. Daha sıcak günlerde uyumak için yegane mekanlardır. Cemil havanın çok soğuk olmadığı günler hariç her gece çatı katındaki evinin terasına çıkar çayını kahvesini yada mevsimine göre içkisini hazırlar terasın iç tarafına dayalı saçakların yağmurdan koruduğu divanına kurulur, sigarasını yaktıktan sonra içkisinden birkaç yudum alır ve şehir evlerinden yayılan trafiğini seyre dalardı. Samandağ yolu üzerinde kalan TRT binasına bakarken radyo3ü açar, devlet radyosu olmasının bir getirisi olan her farklı vatandaşın bir saat içinde en azından sevebileceği bir müzik parçası olması anlayışıyla birbiriyle alakasız müzik eserlerinin bitiminde ve başlangıcında parçaların sıralanışını takip eder yayıncıların tercihlerini nasıl yaptığını düşünür, sarı ve mavi tonlarda yayılan ışık parçacıklarının geçen günlere nazaran hangi yerlerde yoğunlaşıp hangi bölgelerde azaldığına eğer hatırlayabilirse hangi evlerin bu gece boş hangi işyerlerinin bugün fazla mesai yaptığını gözlemlerdi. o bu davranışları isteyerek yapmadığının bilincindeydi, dışardan bakılınca pinekleyen bir hali vardı, günün yorgunluğunu atmaya çalışmaya bile cüret edemeyecek derecede sakince yayılırdı divana, sadece baykuşlar gibi kafasını oynattığı olurdu. Gecenin bu geç saatlerinde bedenini ve ruhunu dinlendirmekten başka ne yapabilirdi insanoğlu? Ancak o aklından geçen binlerce düşüncenin, fikrin, gözlemin görüntünün seslerin saçlarının altında hareket eden ne varsa hiçbir zaman durmayacağının farkında olduğundan sinir uçlarının tetiklenmesine ve birbiriyle olan alışveriş işlemlerine hiçbir müdahalede bulunmaz bu koşuşturmada seyirci kalmayı yeğlerdi. eski işi nedeniyle fazlasıyla sahnede yer alıyordu zaten, gerçi sıkılmıştı bu meslekten ama başka bir iştede hiç bu kadar uzun çalışamamıştı Cemil karşı apartmanın ikinci katından kulağını tırmalayan yüksek sesler nedeniyle ayinini yarıda kesmek zorunda kalıp duvardan aşağıya sarkıp ne olduğunu çözmeye çalıştı, sabah komşu balkondaki çiçeklerin budandığını hatırladı, tebessüm etti, tebessümünü kimse göremeyeceği için ve gece boyunca bu seslerin devam edeceğini düşünerek terastan ayrıldı mutfakta bir şeyler atıştırdıktan sonra koridorun ışığını kapatıp odasına geçti, yatağına uzandı.
Saat üç çeyrekti. İşten kovulduğu için saatin alarmını kaldırdı. Geceyi biraz daha kullanmak istiyordu, geç kalkabilirdi. Etrafına bakınırken deryanın dün sabah acele ettiği için unuttuğu kilimle duvar arasında duran kitap gözüne ilişti, uzun süre kitabın kendisine donuk olan kapağındaki grafikleri inceledi, “soluk renkler” dedi sonra vazgeçti, “çok gri” dedi. Biraz durdu kafasına takılacak daha ilgi çekici bir eşya olmadığını düşünerek yatağından kalktı, yerdeki kitabı aldı, salona yürümeye başladı, koltukların üzerinden gözüne bir yastık kestirip odasına geri döndü, ikinci yastığın bir tarafını yatağındaki birinci yastığın üzerine koydu, ikinci yastığın öbür tarafını duvara yasladı. Bir gariplik olduğunu düşündü, birinci yastıkla ikinci yastığın yerlerini değiştirdi. Uygun bir biçim aldıklarını düşününce yatağına tekrar yattı, kitabı incelemeye başladı. Kapağında “rüya kitabı” yazmaktaydı. Hemen altında kapağı ortalayacak şekilde gözleri ifadesiz tavana dikili baktığından ölü olduğunu düşündüğü birisi bembeyaz suratıyla ve sade bir elbiseyle yatakta uzanır halde resmedilmişti. Yüzü ne erkek yüzü nede bir kadın yüzüydü üzerindeki örtünün ince olması bu seçimi kolaylaştırmıyor aksine karıştırıyor, cinsiyeti belirleyecek olan yuvarlak hatlar sert bir biçimde sonlanıyordu. Ölünün yanında iki adam duruyordu genç olan ayak uçlarında öne eğilmiş, yas tutuyordu, Kırkların merdiven dayamış iriyarı olan ise yanı başında yüzü bize dönük durmaktaydı. Ölü suratı gibi beyazlar içindeydi, diğer ikisi savaş kıyafetleri içinde resmedilmişti. Komutanları ölmüş yada ölüm döşeğinde olan savaşçılar gibiydiler. Ölü gibi yatanın kafasından çeşitli çizgisel şekiller çıkıyor, bu şekiller tavana doğru ilerlerken insan suratlarına dönüşüyordu. Onlarca yüz vardı tavanda, dikkatli bakınca yanında duran iki şahsında yatakta yatanın kafasından çıkan yüzler arasında olduğunu fark etmek hiç de zor değildi. Kitabın arkasını çevirdi,
…(devam edecek)