Öğle uykusu
Ağustos 12th, 2006 Günlük Yorum kısmına uçKahvenin sessizliğine ayak uydurmuş çevrelerinde olan bitenleri izlemeye başlamışlardı. Renkli vitraylardan süzülen öğle güneşinin keskin ışığı altında bütün taban aydınlanmakta ve kapının dışından bir kısmı görünen denizi sanki içeri taşmaktaydı. tavan kaplamalarının aralarına üşüşen kırlangıçlar, kırlangıçların altında dama oynayan iki ihtiyar, hemen yanlarında kapıya dönük gazeteyi karıştıran ve oturduğu sandalyede sallanıp duran bir akıl hastası. Bütün bunların ve öğle sıcağının içinde, Cemil ve Ali duvarlardaki aynalardan yansıyan alegoriyi ve kuş seslerini konuşmaya yeğlemişlerdi. Oysa konuşacak ne çok şey vardı. Fakat ada yüzünü, tembelliğe ve uyuşukluğa doğru çevirmeye başlamıştı bile. Cemil gözlerini tavana dikmiş kırlangıç yavrularının hiç susmadan cıyaklayan açık ağızlarını annesinin veya babasının Yada bu yavrularla kan bağı olmayan bazı kuşların onların neredeyse kafalarından büyük ağızlarına kendi gagalarını sokuşlarını sonra tekrar yuvadan havalanıp devasa kapıdan dışarı süzülüşlerini sonra tekrar dönüp aynı örgüyü yeniden kurmalarını hayretle izliyordu. Doğrusu ali şaşılacak bir şey görmüyordu ama cemilin tavana dikilmiş yüzü böyle bir ifade taşıyordu. Cemil ağzı açık tavana bakıyor ali ise ona bakıyordu. Cemil ada halkı gibi Girit’ten gelmemişti. Midilli göçmeniydi. Adalıların deyimiyle Girit gibi bir medeniyet görmemişti. Ailesi her midilli mübadili gibi ayvalığa yerleşmek yerine tam karşı kıyıya, cunda adasına yerleşmişlerdi. Cemil “Midilli’de bizim aileyi hiç sevmezlermiş. Bu yüzden dedem buraya geldiğinde yolarını ayırmış, adaya ev kurmuş. Ha onlar gibi kan kokan evleri sahiplenmemiş, evimizi kendisi yapmış‿.derdi. Oysa dedesinin düşman gelirse ilk önce kıyıya yakın evdekileri keseceğini düşündüğünden tepelere kaçtığını herkes biliyordu. Tüm bu itilmişliğine inat o dedesini çok severdi. Hele konusu her açıldığında dedesinin ona ezberlettiği uçuk kaçık hikayeleri büyük bir keyifle anlatırdı. Ali bakmakta olduğu ve artık iyice anlamsızlaşan surattan yüzünü çekti, yan masada oturan deli Selim’in okumadan kırıştırdığı gazeteyi aldı. Keyifsiz haberler, aynı fotoğraflar. Üçüncü sayfadan bir haber Bolu yolunda yitip giden bir aile. Vesaire vesaire… “Kazancakis mısırdan bahsediyor‿ diye mırıldandı. Cemil oralı olmadı. Ali bu sefer biraz daha belirgin bir sesle; -İsa yaşarken mısır mı vardı? -yoktu herhalde -bende onu diyorum. E Cazancakis nereden buldu da yedirdi mısırı. -peygamber değil miydi o, arpaya dokunmuştur bir anda mısır olmuştur. - e sonra da işi gücü yok yedi mısırı kalanını da Amerika kıtasına mı attı. -ne kalanı be elde bi şeycik kalmamıştır. Koca peygamber israf mı edecek yemeğini. -bu da dedenin kaplan hikayesi gibi mi? Neydi ? midilli dağlarında aslanlar coşardı -yok be ne aslanın ne işi var Anadolu’da, kaplan kaplan. Bak dinle de öğren, -Bi dur ya. -Ali Cemile sert bir bakış attı. Ardından başına masaya yaklaştırıp Az buçuk düzeltmeyi başardığı gazeteye bakınmaya devam etti. Cemil de tekrar kuşlara daldı. Kahveden içeri lodosun ılık esintisi girmeye başladı. Hep alıştıkları gibi kahvenin sahibi mehmet amca atleti ve siyah pantolonu ile sandalyesinde uykuya dalmıştı bile. Dışarıda ara sıra dolanan yabancıların kendi aralarında konuşurken çıkardıkları düzensiz sesler dışında ada Mehmet amca gibi uyuyordu. Bir tek kediler dışında. Onlar kıyıda gözlerini denize çevirmiş sabırsızlıkla teknelerin dönüşünü, akşam ziyafetini bekliyorlardı. Dakikalar sonra yada saatler yada sadece sonra, artık onunda bir anlamı yoktu ki, güneş halen içeri süzülmekteydi. Ansızın Cemilin tavana diktiği bakışları ve alinin masaya gömdüğü başı kapıya çevrildi. Gölge, uzun bir gölge kapıda durmaktaydı. omuzlarına dökülen kıvırcık saçları ile içeriye doğru adımını attı. Yanık bir ten yürümeden süzülerek salonun ortasındaki masaya kondu. Ali kendine özgü bir davranışla yanı başlarına kadar gelen misafiri seyre daldı. Cemil ise eğilip kalkarak duvarlara dizilmiş devasa aynalardan bu güzelliği diğer açılardan da görmeye çalışıyordu. Tanımadıkları ilk kez gördükleri bu kadın ise her yabancı gibi denizi seyretmekteydi. Ali “Paris görseydi, Afrodit’i seçer miydi.‿ Dedi. Cemilin yanıtı gecikmedi “çobandı nede olsa‿ ali karşısında duran güneşin iyice aydınlattığı güzelliğe bakarken düşüncelere daldı. Aynalar kendine döndü. Geçmişine indi yanan merdiven. annesiyle başağa çıkarken topladığı zeytin tanelerine dönüştü. Terkedilmiş siyah bir zeytin oldu. Peşindeki engereği gördü, kibrit kutusunda sakladığı hüznünü. Her yaktığında sönen samsun sigarasını. Çay ocağının yanındaki akvaryumda dolanan balıkların yemsizlikten yüzgeçlerini, kuyruğunu ve artık herhangi bir uzantısı kalmayınca ışıldayan gözlerinin kemirildiği kör balığı duydu. Çocukluğu oldu. Ekşiyen midesi için ocaktan soda aldı. Masaya doğru dönerken Cemil yüzünü tekrar tavana dönmüştü. Ali her zaman oturduğu sandalyesinden cemilin şaşkınlığını izlemeye koyuldu.
bunun içinde diğer yorumdan farklı bir yorum yapamayacağım, gözünün ve elinin ne kadar sağlam olduğunu biliyorum (unutmam mümkün değil) ama o elinin tuttuğu kalemin bu kadar kuvvetli olduğunu unutmuşum, o kadar mutluyum ki okuyabildiğim için yazdıklarını, sağol…
tekrar sağol cem