kördüğüm
Aralık 22nd, 2006 Günlük Yorum kısmına uçBir düşün izi kıyıda beliren ses. Dik yamaçların eteklerine inen titrek ve düşünceli. İyot kokulu şeffaf dudaklarında yosun parçaları, parmak uçlarında çoğalan karıncalar sessiz ve telaşlı, Sıcak göğsünü örten sis bulutu, eriyen yıldızlar beyaz teninde kızıl bir leke. Gün doğmadan hemen önce. Orada, dümenini kırdığı yerde donuk gözleriyle beklemekte. Yelkenine sarınmış ve bildiklerinden sakınan eğreti bir çocuk. gördüğüm bir mesel şimdi: kördüğüm
“ne bekliyorsun gelsene”
Yolunu kaybetmiş ölüm sıra dizilen parke taşları, her adımda gömdüğüm geçmişim. yokuştaki fenerin eşiğinde tene batan iğne. Kanayan merdivenler. Kendine dönen yeldeğirmenleri, yüzüne tuttuğum ayna. ses vermeliydi. Değilse rıhtıma yanaşmalı, sintinesinde yosun olmalı. Maun gövdesini salmadan ışıkları kapatmalı. Limanda sessizce, bir kadın tüccarı gibi dolaşmalı. Oysa “poyraz yolumuza çıkacak” der kaptan “kirke’yi utandırmamalı”
Kandırmaksa bir kedinin düşü bir yumak balık olmalı. Yüzgeçleri solungaçlarıyla; soğuk geceyi aydınlatan belki, kara bir düş. Islak paltosunu çıkardığında beyaza kesen elleri gibi. Geometrik uzak açı. Şehri ikiye bölen ışık az sonra boğaza dönecek. Söcüklerini şaşırmış karşı yakaya bakan kaptanın bu son yolculuğu olsa gerek. Yoksa böyle selamlarmıydı limanı.
Bir mürekkep damlası, kuru topraklar üzerinde, "neden buradasın" diye soruyorum yüzüne bakarken. ellerimi titreten, kullanılmayan, istenmeyen ve çürümüş bütün artıklar gibisin.
. yok saydığım, uyumak için. üst üste, yan yana ve çaprazlama, bir kelime gittikçe bir kelime daha. terli yatağında toplanan karıncalar, hep aynı yolu izleyen sözcükler. dudağından her cümleye, içimi kemiren kırık bir testiye ve ben kulpuna sarılmış uyuyorken, koyun cesetleri taşıyan bir beygirin yolunu tuttum. sen susarken bütün ölmüşlerim için selamladım hepsini, ölümüm üstüne uğurlayıp, bütün öleceklerim adına gömdüm. mezarımın başında bekledim aylarca. ıssız bir sarayın kapısını çaldım. içeride derisinden sıyrılan tenin ve çaresizlik içinde kanayan gözlerin, kaçtığın yolda iniltiler, uğuldamalar ve hıçkırıklarla. gördüğüm yangın, kulenin merdivenleri titrek ve saydam Kabuğundan ince, düşen yıldızların sesi. iki daire, ayaklarımın altında gezinen çakıl taşları, yürüyen deniz. Oysa her gördüğüm bir kağnı tekerini çeviren toynağın çamura batan gölgesi. gitmiyordun, ama o kadar uzaktın ki.
Sen geçmişimi çaldın, o sabah uyandım. sokağın gri çizgileri birbirine karışmış arnavut kaldırımlarında gezdim. kaybettiğim bir şeyi arar gibi taşların arasında derin çizgilerde dolandım.
Saatleri geri kuruyorum, geçmişim çalıyor bir sabah uyanıyorum, çıkıyorum sokağa ilk gördüğüm adama soruyorum, “Saat kaç?” “Ne saati?” diyor “O da ne?” Sokağın sonunda bir başkası gözüme çarpıyor koşar adım yanına gidip yakasına yapışıyorum, bağırarak “Saat kaç?” diyorum, yüzüme bakıyor korkuyla, yakasından tuttuğum ellerimi iterek uzaklaşıyor, arkasından üzünce bir süre bakıyorum, gözlerim yaşlanıyor, göz yaşlarımın düştüğü yere çömeliyorum,
- geç kaldım, geç kaldım